12 Ocak 2011 Çarşamba

T Terrasse

T-Terrasse Yaşamkent'te bir çok açıdan sizi memnun edecek küçük, güzel ve sevimli bir mekan. Bunlardan birkaçı misavirperver ev sahipleri, sevimli sıcak dizaynı, her biri üstün bir titizlikle hazırlanmış birbirinden lezzetli, el emeği yiyecekler.

Yaz aylarında bir kaç kere gidip güzel ve sevimli bahçesinin tadını çıkardığımız, ördeklerini izlediğimiz mekana bu kez kışın soğuğunda gittik ve içerinin sıcak atmosferi beni benden aldı. Eşimin kimseye söyleme tembihlerine karşı burayı paylaşma konusundaki isteğime yenik düştüm.

Öncelikle ev sahibi diye tanımladığım işletme sahibeleriyle tanıştırayım sizi. Fotoğraflarından da göreceğiniz gibi çok tatlı iki adet Tülay Hanım'a sahip bu mekan. Sanırım çocukluk arkadaşı olan bu iki hanım gelir gelmez sizi güler yüzleriyle karşılıyorlar ve size bir restauranta değil de bir arkadaşınıza misafirliğe gitmişsiniz hissini veriyorlar.


Tulay&Tulay

Kahvaltısından bahsedecek olursak, şu ana kadar dışarıda yediğim kahvaltılara göre çok daha tatmin edici. Öncelikle, kahvaltı hazırlanana kadar çayınızın yanında afiyetle tüketeceğiniz, kalp şeklinde, üzeri pudra şekerli küçük enfes kurabiyeler ikram ediliyor. Ardından kahvaltı seti geliyor. Bunun içinde iyi kalite yeşil ve siyah zeytin, 3 çeşit lezzetli peynir, bal&kaymak, reçel, tereyağı, baharatlı salçalı zeytinyağı, domates, salatalık ve yeşillik oluyor. İşte burda tam olarak titizliğin ve kalitenin tadını alıyorsunuz. Öncelikle reçelleri Tülay Hanımlar kendileri hazırlıyorlar, ev yapımı şeylere herkes meraklıdır ama aslında bunların niteliği de önemlidir, Tülay Hanımların reçellerinin lezzeti ise öyle kolay kolay unutulmayacak cinsten. Zeytin için kullandıkları ve salçalı olarak da ayrıca sundukları zeytinyağı annelerinin bahçesindeki ağaçların ürünüymüş, tadar tatmaz inandım.

Mekan
Kahvaltının yanında bir sepet kepekli, normal ve bazlama olmak üzere çeşitli kızartılmış ekmekler getirdiler. Biz hızlı bir şekilde afiyetle kahvaltılıkları tüketirken tabi gözlemeyi ve yumurtayı nasıl istediğimizi de sordular. Son gidişimde sadece peynirli yemekle birlikte daha önce diğer çeşitlerinden de tattığım gözleme gerçekten çok lezzetliydi, üstelik de çok hafif ve yufkaları da incecikti. Hepsinin üstüne ikram olarak getirdikleri börek ve kek tabağından bir lokma bile alamayacak hale geldiğim için hala üzülüyorum, o börekler ve kekler ne kadar lezzetliydiler acaba kim bilir...

Somine
Uzun zaman önce bir keresinde de akşam yemeğine gitmiştik biz yine bu mekana. Yemekleri maalesef hatırlamıyorum, ama bahçeden toplayıp servis yaptıkları o incecik taze biberleri aklımda kalmış. Biber sevmeyen ben çıtır çıtır biber yerken acaba başka ne gibi lezzetleri kaçırıyoruz diye düşünüvermiştim.

Pencereler
Herneyse, yemek faslını burada bitirip mekanın kendisinden de bahsedelim. Bi kere içerde gerçekten şömine var, onun dışında da zaten düşük kalite çektiğim fotoğraflardan anlaşılacağı gibi çok sevimli bir şekilde döşenmiş, çeşitli aksesuarlarla renklendirilmiş hoş bir mekan. Bayan eli değdiği her halinden belli oluyor. Sordum, içerinin kapasitesi maksimum 40 kişilikmiş. Ama şömine başı için mutlaka rezervasyon gerekecektir emin olun.

Biz yazın burayı keşfettiğimizde bizden başka ya bir, ya da iki aile oluyordu, şimdi ise pazar günleri rezervasyonsuz yer bulmak mümkün değil, birazcık da ferah tuttuklarından olsa gerek, yoksa bir çok yerin daha fazla müşteri almak için masaları nasıl sıkıştırdıklarını biliyorsunuzdur.

Kasa
Son olarak da hesap geldiğinde şaşırıyorsunuz, hatta hadi hata yaptıklarını farketmeden kaçalım diyebiliyorsunuz çünkü hesap gerçekten çok hesaplı.
Birkaç da dış mekan fotoğrafı eklemek isterdim ama dışarı çıkınca kış soğuğu gerçeğiyle tekrar yüzleştik ve acelemiz de olduğumuz için fırsat olmadı. Zaten dışarıyı yazın görmeli.
Son olarak da web adreslerini vermek isterim:
Afiyet olsun...

1 Ocak 2011 Cumartesi

Kendim için

Google Docs'un nimetlerinden yararlanarak kendim hakkında istatistikler tutmaya karar verdim. İzlediğim filmlerle başlayacağım. Tarih ve mekan da ekleyeceğim. Bir çeşit günlük gibi olmasını planlıyorum. Geri dönüp baktığımda eğlendirebilir belki de, kim bilir? Lisedeyken bir ara okuduğum kitapları yazmaya başlamıştım, şimdi elimde olmasını isterdim, ama onu bir kağıda yazmıştım o da kayboldu bi şekilde, ya da attım. Sana güveniyorum google docs...

25 Aralık 2010 Cumartesi

Balık Büyütelim

Greenpeace ilgi çekici bir sloganla yeni bir kampanya başlatmış: Seninki kaç santim?
Dün bir balık restoranında foursquare'daki commentte karşılaştığım linke bu gün de ekşisözlükte denk gelince bir bakayım dedim. Genelde eylemsizlik prensibini benimsemiş biri olsam da okuduğum metin bana da çok haklı geldiği için paylaşmak istedim. Benim linkim burda. Metin de burda:

Bugün dünya denizlerindeki büyük balık türlerinin yüzde 90'ı, toplam balık türlerinin ise yüzde 60'ı tükenmiş durumda.
2050 yılına geldiğimizde ise dünyadaki balık stokları tükenecek. Türkiye'de durum farklı değil...Balık stoklarımız ve balıkçılık can çekişiyor. Endüstriyel avcılık arttıkça, yumurtlama zamanları ve yerlerinde avlanıldıkça balık stokları hızla azalıyor, balıklar azaldıkça daha çok yavru balık avlanmaya ve satılmaya başlanıyor. Yavru balık avlandıkça ve satışı devam ettikçe de türler üremeye fırsat bulamadığı için durum daha da vahim hale geliyor.

Küçük Balık Yoksa Büyük Balık da Yok!
Henüz üreme olgunluğuna, boyuna erişmemiş yavru balıkların avlanması, satılması, tüketilmesi deniz kaynaklarının ziyan edilmesidir. Olgunluk çağına gelen bir balığın her yumurtladığında binlerce balık ürettiği unutulmamalıdır. Her canlı en az bir kez üreme hakkına sahiptir, ve eğer yarın da denizlerimiz de balık türleri olmasını istiyorsak acilen balık boylarına önem vermeliyiz. Ayrıca anaç balıklar boyut olarak büyüdükçe daha da fazla yumurta verirler, işte bu yüzden balıklar için her cm. hayati derecede önemlidir.

Türkiye'de avlanması ve satılması yasal balık boylarına uyulmadığını balık pazarlarında gördüğümüz yavru balıklardan anlamak mümkün. Örnek mi? Lüferin en az bir kez üreyebilmesi için minimum 20 ila 24 cm'e ulaşması gerekirken bugün yasal avlanma boyu 14 cm olarak verilmiştir. Yani aslında yavrusu olan çinekop boyu. Aynı şekilde palamutun üreme boyu 38 cm ila 42 cm arasında iken yasal avlanma boyu 25 cm dir!

Bu durum açıkça gösteriyor ki, denizlerimizdeki biyoçeşitliliğin korunmasını sağlayacak ciddi bir yönetim planına ihtiyaç duyulmaktadır. Ticari balık türlerinin yumurtlama ve gelişme alanlarının deniz rezervi olarak korunması da en etkin yöntemlerden biridir.
Hep birlikte, Tarım Bakanlığı'nın acilen balık stoklarının ve balıkçılarımızın geleceği adına yavru balık satışını engellemesi ve yasal balık boylarını bilimsel temellere oturtmasını sağlayalım. Yavru balık satmayın, almayın, tüketmeyin, denizlerimizin geleceğini korumaya yardım edin. Eyleme katılın!

8 Kasım 2010 Pazartesi

Bachelor: Neydim Ne oldum (Sözcüklerin Kökenleri) -1

Blog'uma yeni bir seri eklemeye karar verdim: Çeşitli dillerdeki kelimelerin (en azından bana göre) enteresan olan kökenleri üzerine yazılar. Tabi yazı sıklığım düşünülürse bu bir seri yerine ilk ve son da olabilir.
"Bachelor" ile başlayalım. Bachelor kelimesi üniversitede (Türkiye için 4 senelik) bir bölümü bitirenlere verilen ünvan. Bachelor of Science, Bachelor of Education vs. gibi kullanımları var.
Kelimenin kökeni ise baccalaureatus. Latince "Defne meyvesi" anlamına geliyor.
Mitolojideki en hoş mitlerden biri olan Apollo ile Daphne sebebiyle tarih boyunca kahramanlar güzel kokulu bir akdeniz bitkisi olan Defne tacıyla onurlandırılmış, mozaiklerde bile defne tacıyla resmedilmişlerdir. Bu geleneğin devamı olarak orta çağda da akademisyenler başarılı olduklarında defne yaprakları ile taçlandırılırdı. Bacca(Berry, Meyve) - Laurus (Defne) ismi de bu şekilde oluşmuş ve günümüze kadar gelmiş.
Defne'nin ana vatanı Doğu Akdeniz olduğu için sanırım özellikle bu kelimeyle başlıyor olmak hoşuma gitti.

Wiki'de Defne (ingilizce):
http://en.wikipedia.org/wiki/Laurus

TDK'da Defne:
http://tdk.gov.tr/TR/Genel/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF4376734BED947CDE&Kelime=defne

Çeşitli ülkelerde bachelor's degree sistemi (ingilizce):
http://en.wikipedia.org/wiki/Bachelor%27s_degree

3 Kasım 2010 Çarşamba

HTC HD2 Saat Problemi & Çözümü

Uzuuun bir zamandır bloga birşey eklememişim, neredeyse 1 yıl olmuş. Ama HTC HD2 sahiplerinin işine yarayacak birşeyi paylaşmak üzere geri döndüm, yazıp kaçacağım.
Geçtiğimiz pazar günü biliyorsunuz saatler geri alındı. Ama bazılarımızın saatleri bu konuda inatçı davranıp eski saatlerine geri dönmeyi hatta bazen daha bile ileri gitmeyi tercih ediyor.

Gördüğüm kadarıyla şu an için iPhone 4 ve HTC HD2 lerde saat problemi yaşanıyor. iPhone için çözüm sunamayacağım ama öğrendiğim kadarıyla iPhone 4 kullanan arkadaşlar şimdilik alarm için farklı uygulamalar (application) yükleyerek sorunu halletmişler.

HTC HD2 sahipleri için hemen uzatmadan çözüme geçeyim:

Settings -> Menu - > All Settings -> Personal -> Phone -> GSM/UMTS Services -> Time Synchronization (Get Settings...)

Türkçesi de şu olsa gerek, ama olmaya dabilir, İngilizcesi size iyice anlamsız geliyorsa yardımcı olması açısından yazıyorum:

Ayarlar -> Menü -> Tüm Ayarlar -> Kisisel -> Telefon -> GSM-UMTS hizmetleri -> Saat Esitlemesi (Ayarları değiştir?)

Yapılır. Burda "Automatic change time zone and clock" (Saati ve zaman dilimini otomatik ayarla gibi bişe) seçeneğinde işaret varsa kaldırılır. OK'e basarak kapatılır.


Bu yeterli olmazsa şunu da deneyin:

Settings -> Data Services -> İnternet time sync'e girilir. "Get time from the internet" seçeneğindeki işaret kaldırılır.

Ben ne olur ne olmaz diye her ikisini de yaptım, şu an düzgün gibi, ilerleyen zamanlarda problem yaşarsam ya da daha güzel bir çözüm çıkarsa yazıyı güncellemeye çalışacağım. Tabi bunları seçtikten sonra saatiniz ileri filan kaldıysa normal saat ayarından düzeltmeniz gerekiyor, çünkü artık saatiniz internetten güncellenmeyecek.

Bu arada yazılanlardan anlamışsınızdır diye tahmin ediyorum, problem saatin internet üzerinden alındığı sunucudan kaynaklanıyor büyük ihtimalle, sunucu düzeldiği zaman biz de eski halini kullanabileceğiz diye tahmin ediyorum. Lütfen benim gibi hard resetle filan uğraşmayın telefonum mu bozuldu acaba diye...

Bu arada Settings yazdım ama telefonu yeni kullanmaya başlayanlar settings diye bişe yazmıyor diye feryad edebilirler, HTC Sense arayüzünde ana ekranı sağa kaydırdığımızda çıkan, Personalize, Wireless controls, Sound&Display vs. yazan yer Settings oluyor.

Umarım yardımcı olabilmişimdir, güle güle kullanın. Tekrar problem yaşamamak ümidiyle:)

20 Aralık 2009 Pazar

AVATAR

Jake Sully
Bloga fazla ara vermişim, pek bir sebebi de yok aslında, özetle ihmal diyebiliriz.
Bu hafta sonu Avatar filmine gittik. Film bir çok insanin heyecanla beklediği bir film olduğundan, benim de hoşuma gittiği için buraya yazmaya karar verdim.
Salon Cinebonus Gordion AVM (Ankara). Öncelikle sinema salonundan bahsedeyim, malum bu sinema yeni açıldı, belki merak edenler vardır. Perdenin büyüklüğü iyiydi, Panora'da izlediğimiz üç boyutlulara göre daha büyüktü(salon numarasını hatırlamıyorum) AFM sinemalarındaki gibi filmin parasını ödeyip bileti aldıktan sonra haraç keser gibi gözlük parası istemiyorlar, bileti alırken gözlük parasını da kesiyorlar. Gözlükler temiz ve paketli olarak salonun girişinde bekliyor sizi, ambalajı yırtarak kullanılıyor, eski 3d sinemalarda(örnek: Imax Ankamall) olduğu gibi kirli gözlükleri alıp üstündeki parmak izlerini ve yağları temizlemeye çalışmıyorsunuz.
Biraz da filmden bahsedelim. Çok klişe bir cümle vardır, "tam bir görsel şölen". Bu film de aynen öyle idi. Sinemaya olan bakış açımı değiştirdi diyemeyeceğim, ama büyük bir zevkle izledim, hala da aklımda.
Bu bölümü filmi henüz izlememiş olanlar da gönül rahatlığıyla izleyebilir, ama aşağıda "SPOILER" başlığı altında yazdıklarımı okumanızı tavsiye etmem.
Oyuncular arasında "Terminator Salvation" dan hatırlayacağımız "Sam Worthington", "Star Trek" ten "Zoe Saldana", "Alien" serisinden "Sigourney Weaver" abla var. Bir de Lost'ta Ana Lucia karakterini oynayan Michelle Rodriguez'in de hakkını vermek lazım. Modellemeler de çok başarılı, gerçek hallerini filmde görmemiş olsanız bile Navi hallerini tanıyabiliyorsunuz oyuncuların.
Sigourney Weaver
Öncelikle çok güzel bir dünya yaratılmış. Öyle ki, sinemadan çıkıp da yolda giderken ya bu dünya(hele hele Ankara) çok çirkinmiş düşüncesinden kurtulamadım. Köyümüze geri mi dönsek ne yapsak, en azından yeşillikti:) Bir de şu uçan ejderhamsı şeylerden kullanmak istiyorum ben de. Çok büyük olmasına gerek yok, "toruk"ta filan gözüm yok, küçük mavi bi tane versinler yeter. Ya da mekaniğini yapsınlar, uçan kaykay tarzı ufak tefek bir şey de olur.
Sonra navi'ler (o kuyruklu 3 metrelik yaratıklar) çok iyiydi. Yalnız şu burun olayı pek çirkin. Sen git kadını erkeği üç metrelik, bi gram yağı göbeği olmayan, dalyan gibi yaratık dizayn et, sonra suratının ortasına çin seddi inşa et, olacak iş mi? Neyse olmuş bitmiş... Hem belki aslında iyi de olmuştur, yoksa yüzüklerin efendisi çıktığında elflere aşık olan topluluklar şimdi navi navi diye dolanır dururdu. Bir de küçükken kardeşim burnunu çarpmıştı da burnuyla alnının arasındaki bölge şişmişti, aynı böyle olmuştu, o kadar kötü görünüyordu ki çocuğa yaratık muamelesi yapmıştık bi süre.
Filmin 160 dakika olduğunu hatırlatayım. Bu gerçekten uzun bir süre, hele de 3 boyutlu bir film için. Ancak zamanın geçmesi konusunda hiç sorun yaşamadık. İlk yarı masal tadında, ikinci yarıda ise daha fazla aksiyon ile izlenirliğini korudu.

Tabi bu kadar beğendim, övdüm ama filmde benim de kafama takılan bir şey var. Adamlar uzaya çıkmışlar, teknoloji süper, monitör yerine üç boyutlu hologram görüntüler kullanıyorlar. İnsan DNA'sından modifiye Navi yapmışlar, bi de kontrol edecek alet edevat yapmışlar hepsi çok güzel de, bizim Jake Sully neden hala tekerlekli sandalyesini elleriyle sürüyor onu merak ediyorum. Derseniz ki adamımız fakirmiş, parası yetmemiş diye, yine de ikna olmadım. Birincisi o tekerlekli sandalye zaten muhtemelen ordunun malı filandır, hadi kendi malı olsun diyelim, o devirde değil emekli bir askerin alabileceği, tüm insanlığın alabileceği en ucuz tekerlekli sandalye bile daha gelişkendir diye düşünüyorum. Şimdi ne kadar ucuz olursa olsun eski gramofonlardan üretiyorlar mı, hayır. O sandalye de müzelik olmuştur artık zannımca.
Spoiler öncesi bir özet yapayım, film çok güzel gidin görün.

Burdan sonrasını henüz filmi izlememiş olanların okuması tavsiye edilmez:

-----SPOILER-----



Bütün o görselliğin yanında bu filmin konusuna da ısındım ben. Bu Navi'ler böyle doğa aşığı filan, pagan magan hoş olmuşlar. Neural network olayına da bayıldım. Bir de adamlar o güzel dünyayı dizayn edip öylece bırakmamış. Jake Sully nin küçük ve yaramaz bir çocuk gibi fosforlu bitkilere dokunarak hayran hayran dolaşması çok sempatik bir ayrıntı olmuş. Aynı sempatiyi navi bedenini ilk kullanışında zıplaması koşması kuyruğuyla sağa sola çarpması sırasında da yaşadım.

Savaşta bizim tarafımıza geçen (nasıl benimsediysem artık) neyse işte navilerin tarafına geçen pilotumuzun gözlerini ve helikopterini savaş boyalarıyla boyaması gülümseten bir başka ayrıntıydı.
Neytiri, Jake Sully'ye onlar gibi olmayı öğretirken aslında filmde çok uzun bir zaman geçti. Ben de sanki bana öğretiyormuş gibi tüm dersleri pür dikkat dinledim, hatta o kadar ki bir ara bu bilgiler gerçek hayatta ne işimize yarayacak psikolojisi bile sardı.

Belki konu biraz klişe olabilir. Yani esas oğlan casus olarak gelir, esas kıza aşık olur, sonra vicdan da yapar onların tarafına geçer, ama gerçekleri söyleyince "sana güvenmiştim, beni kandırdın, böhüü" geyikleri olur (burdaki böhüüden çok tıslama kükreme arası bişeydi o ayrı) neyse efendim sonra esas oğlan bunları kurtarır bu da mutlu son. Filmi izlerken sonu anlaşılıyor tabi. Hatta Toruk Macto'nun hikayesi anlatıldığında kesin bu da Toruk Macto olacak demek çok kolay.

Avatar Poster
Ama film bundan ibaret değil neyse ki. Bir kere takdirimi kazanan yönlerinden biri Amerikan propagandasından uzak olması. Hatta neredeyse Amerikan politikasını yeren bir havası var. Güzelim Pandora'yı işgal etmişler, maden almak için canlı manlı demeden hepsini yerinden yurdundan hem de canından etmekte tereddüt etmeyen bir ordu var karşımızda.

Bir yerde Naviler bunlara karşı çıkıyor, şu an hatırlamıyorum nerde olduğunu, ama albay terör ha, öyleyse biz de terörle karşılık veririz diyor, işte o zaman tiksiniyorsun insan ırkından.

-----SPOILER SONU-----

7 Kasım 2009 Cumartesi

Blogger ile Blog Oluşturma ve Yayınlama

Bu defa bir Blogger sayfası oluşturma, düzenleme, blog yazısı hazırlama ve yayınlama ile ilgili ayrıntılı bir yazı hazırladım. Hemen hemen her adımda screenshot ile destekleyerek anlaşılır bir hale getirmeye çalıştım. Umarım okurken zevk alırsınız ve bloglamaya yeni adım atanlar için yeterli bir kaynak olur.

Blogger ile nasıl blog hazırlanır?


Eğer yoksa önce bir Gmail hesabı alınır.

Herhangi bir blogger sayfasında, örneğin bu sayfada sağ üst köşedeki "Blog Oluştur" linkine tıklanır.

"Bir blog sayfası oluşturun" ekranı görüntülenir.


Bu ekranda:
"Bu işlem, diğer Google hizmetlerinde kullanabileceğiniz bir Google hesabı oluşturacak. Örneğin Gmail, Google Gruplar veya Orkut'a ilişkin bir Google hesabınız varsa, lütfen önce giriş yapın"
yazmaktadır. Burada "önce giriş yapın" linkine tıklanır. Mevcut Gmail hesabınızın kullanıcı adı ve şifresi ile giriş yapılır.


Ardından "Blogger için kayıt olun" ekranı görüntülenir. "Görünen isim" alanı doldurularak "DEVAM ET" butonuna basılır.

"Blogunuzu adlandırın" ekranı görüntülenir. Blog başlığı ve blog url si girilir. Örnek: Ayca'nin Blogu, http://aycaninblogu.blogspot.com/. Tabi url girildikten sonra "Uygunluğunu Kontrol Et" linkine tıklayıp bu adresi alıp alamayacağınızı öğrenmeniz yerinde olur.

"Bir şablon seçin" ekranı görüntülenir. Bu şablonu daha sonra Ayarlar menüsünden istediğiniz gibi değiştirebileceğinizi düşünerek seçiminizi yapın. Bu şablonun üzerinde ayrıca renk ve font seçimi gibi ayarları yine aynı menüden yapabilirsiniz. Ancak yeni bir şablon seçtiğinizde renk ve font gibi ayarlarınız kaybolur bunu da unutmayın. "DEVAM" butonuna basın.
"Blogunuz Oluşturuldu" ekranı görüntülenir. "BLOGLAMAYA BAŞLA" butonu ile devam edin. Karşınıza Blogger'ın editör arayüzü çıkacaktır. Başlığı ve "Bu kayda yönelik etiketler" kısmını doldurmayı unutmayın. Etiketler özellikle aramalar sırasında çok kullanışlı olacaktır. Yazılarınızı kategorilendirmenizde yardımcı olurlar ve ayrıca belirli konulardaki yazılarınıza hızlı erişim sağlarlar.
Metnin içine resim, link, video vs. ekleyebilirsiniz. Bunlardan resim eklemenin nasıl yapıldığını öğrenelim.
Editörün üstündeki toolbardaki küçük "Resim Ekle" butonuna tıklanır. Yeni bir pencerede "Bilgisayarınıza bir resim ekleyin veya web'den bir resim ekleyin" ekranı görüntülenir. Burda gerekli ayarlamalar yapılarak "RESIMI YÜKLE" butonuna basılır.
Resmi yükleme işleminiz tamamlandığında "Resiminiz eklendi" ekranı görüntülenir. "TAMAMLANDI" butonuna basarak pencere kapatılır.
Maalesef resimler blogun en başına eklenmektedir. Belki daha kolay bir yolu vardır ancak ben çareyi html editörünü açıp resim ile ilgili kodu istediğim yere yapıştırmakta buldum. Bunun için biraz kodlama bilgisi gerekebilir. Editörün sağ üst köşesindeki sekmelerden "HTML'yi Düzenle" seçilir.
a ile başlayıp a ile biten ve içinde img geçen alan bizim resmin yeraldığı kodu oluşturur. Özet olarak a ile sınırlı alanlar resmin linkini, img ile sınırlı alanlar da resmin özelliklerini ve stilini belirlemekte. Eğer bu konuda bilginiz yoksa tavsiyem bu kodun içeriğini değiştirmeden aynen kesip yapıştırmanızdır. Bundan sonra sağ üst köşedeki "Oluştur" sekmesi seçilerek önceki ekrana dönebilir ve resmin istediğiniz yere yerleştiğinden emin olabilirsiniz.
Blogger editörünün kötü bir özelliği de (belki bu problemle sadece ben karşılaşıyor olabilirim) Araya rasgele boşluklar eklemesi. Özellikle resim ekledikçe ve html düzenle ekranı ile arada geçiş yaptıkça yeni boşluklar oluşmakta. Hem html editöründe hem de Oluştur ekranında fırsat buldukça boşlukları silmenizi tavsiye ederim.

Yazımızı yazdık, resmimizi de ekledik, ancak her şey yerli yerinde ve düzgün mü görmek istiyoruz. Bunun için yine editörün sağ üst köşesindeki "Önizleme" linkine tıklayın.
Bu şekilde blogunuzu yayınladığınızda nasıl görüneceğini görmüş olacaksınız. Eğer görüntüyü beğenmediyseniz değiştirmek için sağ üst köşedeki "Önizlemeyi Gizle" linkine tıklayabilirsiniz. Eğer beğendiyseniz ve artık yayınlamaya hazır olduğunu düşünüyorsanız sağ üst köşedeki "KAYDI YAYINLA" butonuna basabilirsiniz.

"Blog kaydınız başarıyla yayınlandı" şeklindeki sayfa görüntülenir. İnanmazsanız "Kaydı Görüntüle" linkine tıklayıp kendi gözlerinizle görebilirsiniz. İlk yazınızı yayınlamış oldunuz, vatana millete hayırlı olsun:) Şimdi blogunuzun genel görünüşü ve yandaki menülerle ilgili birkaç değişiklik yapalım.

Öncelikle sağ en üstteki "Özelleştir" linkine tıklayın. Blogunuzla ilgili ayarların olduğu sayfa görüntülenir. Yerleşim sekmesi altındaki "Sayfa Öğeleri" alanında seçtiğiniz şablona uygun olarak blogunuzun genel yerleşimini görebilirsiniz. Burada, sağ paneldeki ögelerin yerini mouse ile sürükleyerek değiştirebilir, "Düzenle" linkine tıklayarak içeriklerini değiştirebilir ya da "Gadget Ekle" linkine tıklayarak yeni içerik ekleyebilirsiniz.
Öncelikle "Hakkımda" içeriğini en üste taşıyın ve içeriğini değiştirmek üzere "Düzenle" linkine tıklayın.

Gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra "KAYDET" butonuna basarak sayfayı kapatın. Böylece kendimiz hakkında kısa bir bilgiyi blogumuzun sağ paneline yerleştirmiş olduk. Yine "Sayfa Öğeleri" alanında bu sefer "Gadget Ekle" linkine tıklayarak yeni içerik ekleyelim.
Gadgetların listelendiği ekran görüntülenir. Daha önce blogda yer alan "Hakkımda" yazısı Profil başlığı ile önceden eklenmiş görünüyor. Biz de diğer bir kullanışlı gadget olan "Etiketler"i eklemek istiyoruz. Bunun için listede "Etiketler" başlığının sağındaki + işaretine tıklayın.



İstenilen değişiklikler yapıldıktan sonra "KAYDET" butonuna basılarak Gadget ayarları kapatılır. Sayfa Öğeleri alanında da kaydetme işlemi gerçekleştirilerek "Önizleme"ye tıklanarak blog görüntülenir.

Değişiklikleri sayfanın sağ panelinde görebilirsiniz.

Blogunuzun fontları, başlık, link ya da arka plan renkleri gibi ayarları da istediğiniz gibi düzenleyebilirsiniz. Sayfa Öğeleri'nin yanındaki "Yazı Tipleri ve Renkler" sekmesinden bu ayarlara erişebilirsiniz.



Bir diğer önemli konu da mail ile yazı yayınlama. Bunun için öncelikle sağ üst köşeden "Kumanda paneli"ne girmek gerekli. Kumanda paneli ekranında, blogunuzun isminin yanında küçük bir mektup resmi var, buna tıklayın.

" E-postayla Kayıt Gönderme" ekranı görüntülenir. Burada mail adresini istediğiniz şekilde tamamlayın. Unutmayın ki bu adresi bilen her kimse bu blogda sizin adınıza yazı yayınlayabilir. "KAYDET" butonuna basarak pencereyi kapattığınızda artık blogunuz e-mail ile yayınlanmaya hazır hale gelmiştir.

Daha sonra herhangi bir mail adresinize giriş yapıp yeni bir mail yazın.
Subject/Konu alanına yazdığınız blogun başlığı olacaktır, ayrıca maile attachment (ek dosya) olarak resim eklerseniz bu da blogunuzun en başında görünecek şekilde düzenlenecektir. Ben de bu yazıyı hazırlayabilmek için bu özelliği ilk defa kullandım ve anında blogda yayınlanmış bulmak gerçekten sevindiriciydi.
Şimdilik bu kadar. Belki daha sonra daha kapsamlı olacak şekilde yazıyı genişletebilirim.